Prof.Dr.Ali ÖZEK

 
 

 

.: Yazarlar :.
21. Yüzyılda İslamî Açıdan Çocuğun Terbiyesi ve Korunması


 

21. Yüzyılda İslamî Açıdan Çocuğun Terbiyesi ve Korunması

  

Giriş:

 

İnsan doğumu müteakip, olaylardan ve objelerden oluşan bir dünyada hayat sürmeye başlar. Objeleri algılar, öğrenir ve düşünür. Düşüncelerini davranışa dönüştürür. Her insan, aileden başlayan ve gittikçe gelişen ve genişleyen bir sosyal çevrede yaşar. Yaygın ve örgün eğitim kurumlarından bilgi alır. Eğitim ve öğretim görür. Ferdi hayata hazırlayan, gerekli bilgi, beceri ve davranışlar elde etmesine yarayan faaliyetlere eğitim diyoruz.

Eğitim problemi, bütün sosyal problemlerin başında gelir. Çünkü her şey onunla şekillenir, insan onunla verimli, üretken ve başarılı olur. Fakat eğitimsiz bir toplum, donuk bir toplumdur ve bitkisel bir hayat yaşar, verimli ve üretken olamaz. Dolayısıyla iyi bir aile ve okul eğitimi almış insanlar daha uyumlu, başarılı olmaktadır.

Günümüz toplumlarında eğitim ve özellikle de genç neslin eğitimi en öncelikli meseledir. Her toplum, genç neslin eğitimine büyük önem vermekte, eğitim-öğretim giderlerine bütçede büyük pay ayırmaktadır. Buna ve büyük teknolojik gelişmelere rağmen genç neslin eğitim öğretiminde ciddi problemlerle karşılaşılmakta, istenen verim elde edilememektedir.

Artık günümüzde eğitim, sağlıkla ekonomi arasında bir yerde bulunmaktadır. Bunun anlamı şudur: Ruh ve beden sağlığı yerinde ve yeterli maddî imkânlara sahip olanlar eğitim imkânlarından daha çok istifade ederler. Bu, günümüzde bir gerçektir. Nice kabiliyetli gençler, maddî imkânsızlık sebebiyle okuyamamakta veya tahsili yarıda bırakmak durumunda kalmaktadır. Hâlbuki eğitim, her insanın en tabii hakkıdır.

Bir başka açıdan 21.yüzyıl, iletişim asrı olacaktır. Radyo-TV, Bilgisayar, İnternet v.s. Bu iletişim araçları iyi amaçla ve yerinde kullanıldığı zaman geçlerin eğitimine ve iyi yetişmesine imkân sağlar ve yardım ederken, kötü ve olumsuz programlar genç neslin eğitimini olumsuz yönde etkilemektedir. Mesela: Bazı Batı ülkelerinde küçük çocukların, kendi harçlıkları ile aldıkları kasetlerdeki uygunsuz programları odalarındaki TV-Videolarda yalnız başına izlemeleri onları olumsuz yönde etkilemektedir. Bundan hareketle biz bu tebliğde 21. asırda çocuklarımızın eğitiminin nasıl olması gerektiği üzerinde duracağız. Böylece etkilenen değil, etkileyen, pasif değil aktif, tüketici değil üretici, iletişim kurabilen, teknolojiye esir olmayan, onu yerinde kullanan gençliği yetiştirme konusu üzerinde duracağız.

Çocukta Gelişme Evreleri:

Anne-baba çocuğu tanıyarak eğitimine başlamalı, kapasitelerine göre yönlendirmeli ve yardımcı olmalıdır. Bunun için psikolojiyi, özellikle de çocuk psikolojisini iyi bilmeli, çocuğun gelişim evrelerini ve ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak onu eğitmeye çalışmalıdır. Ancak günümüzde pek çok anne-babanın çocuğun yapısı, ihtiyaçları, problemleri, çözüm yollan ve eğitimi konusunda yeterli bilgiye sahip olduğu söylenemez. Bu durumda günümüzde yapılması gerekenlerden biri de, anne-babayı bu konuda bilgilendirmek, başka bir ifade ile çocuğu eğitecekleri yani anne ve babayı eğiterek işe başlamak olmalıdır.

Embriyodan başlayarak, hayattaki bedensel, sosyal, ruhî, heyecansal, dil v.b. değişikliklere Gelişme diyoruz.

Gelişmede ilk faktör verasettir. İnsan veraset  intikal faktöründen payını alarak dünyaya gelir. Annenin yaşayışı doğrudan çocuğu etkiler. O kadar ki, annenin heyecanları, aldığı ilaçlar, ceninin gelişimini menfî şekilde etkiler. Bu sebeple anne doğum öncesinde sıcak, sevgi dolu, neşeli ve temiz bir ortamda olmalıdır. Anne beslenmesine dikkat etmeli, mümkün olduğunca tabiî gıdalar almalıdır. Sıkıntı ve stresten uzak durmalıdır. Aksi takdirde damarlar gerildiği için çocuk besinini gergin bir ortamda alır; bu da çocukta hastalıklara neden olabilir.

Çocuğu iyi yetiştirmek için sevgi, itimat, gıda ve temizlik şarttır. Annenin doğacak çocuğu hakkında "bu da nerden geldi?" diye düşünmesi bile çocuğa yansır ve onu olumsuz etkiler. Çocuğu sevgiyle doğurmak ve sevgiyle büyütmek lazımdır. Sevgiden mahrum çocuklarda sindirim organlarının gelişimi eksik kalır, zira sindirim ile duygular arasında münasebet vardır.

Gelişmedeki ikinci faktör çevre dir. Her insan bir çevre içerisinde dünyaya gelir. İnsanın ilk çevresi ana rahmidir. Çevre biyolojik, fizik ve sosyal çevre olmak üzere üç çeşittir insanı etkilendiği veya etkilediği her şey çevresidir.

Çevre, çocuğun kabiliyetlerine yön verir, güçlü bir verasete sahip olanlar çevre şartlarından, meselâ eğitim imkânlarından daha çok faydalanırlar. Çevre çocuğu okumaya motive ederse, o çocuk okur. Küçük yaşlarda çevreden şuursuzca etkilenen ve her etkiye açık olan çocuk, büyüdükçe çevredeki etkileri kendi durumuna göre seçerek algılar.

Gelişmedeki üçüncü faktör ise zamandır. Zaman "hazır olma" kavramı ile ilgilidir Çocuk hangi meseleye hazır ise, ona o verilmelidir. Hazır oluş hadisesi, eğitim açısından, mücerret konularda daha mühim gibi gözükmektedir. Özellikle inançların verilmesi konusunda "hazır oluş" çok önemlidir. Bilindiği gibi, 2-3 yaşından itibaren çocuk çevresindeki olup bitenleri sormaya başlar ki bunlar içerisinde Allah'la, ölümle, ibadetlerle ilgili sorular da vardır. Prensip, çocuğu sorduğu konularda aydınlatmak olmalıdır. Ancak çocuğun seviyesi göz önünde bulundurularak, sorduğu sorulara doğru, kısa ve net cevaplar verilmelidir. İmkânlar yerinde olsa bile vakti gelmeden gelişme olmaz. Ama vakti geldiği halde çocuğa imkân vermemek de hatalıdır. Eğitimde gecikmelerin olmasının sebebi budur. Bazen bu gecikmeler telafi edilemeyebilir.

Çocuk Hakları:

20 Kasım 1955'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun kabul ettiği "Çocuk Hakları Beyannamesi" adlı vesikayla, çocuk hakları resmen tanınmakla beraber, pratikte beyannamenin hedefine ulaştığını iddia etmek oldukça güçtür.

Kuşkusuz korunması gereken hakların başında çocuğun hayat hakkı gelmektedir. Bugün maalesef çoğunlukla iktisâdi endişeler yüzünden aileler çocuk sahibi olmamak için birtakım önlemlere başvurmakta, hatta hâmile kalındıktın sonra bile çocuğun hayat hakkı elinden alınabilmektedir. Kur'an-ı Kerim iktisâdi endişeye mebnî çocuk öldürmeyi kınamış ve yasaklamıştır. "Evlatlarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırırız. Hakikat onları öldürmek büyük bir suçtur." (1)

Bir diğer mesele de, bütün çocukların çocukluklarını gereği gibi yaşamaları hususudur. Maalesef bugün birçok çocuk küçük yaşlardan itibaren iş hayatına atılmakta zor şartlarda emeğinin karşılığını tam olarak alamamakta, daha da kötüsü bir kısmı dilenmeye zorlanmaktadır. Hâlbuki çocukların gerek bedenen gerekse ruhen sağlıklı ve dengeli bir şekilde gelişmeleri, onların mümkün mertebe az sorumluluk isteyen şeylerle meşgul olup daha ziyade terbiyevî oyun ve dinlendirici faaliyetlerde bulunarak yetişmelerine bağlıdır.  Bu konuda gerek aileler gerekse devletin ilgili kurumları seferber olmalı, çocuklara yetişkin olmadan önce çocukluklarını yaşama fırsatı ve hakkı tanımalıdır, ihmal edilmemesi, mutlaka el uzatılması gereken bir diğer grup çocuk ise sokak çocuklarıdır.  Hayatlarını kenar mahallelerin kuytu köşelerinde yaptıkları ufak hırsızlıklarla, tiner, bally v.s.. koklayarak devam ettiren bu çocuklara yardım edilmediği takdirde, bunların, geleceğin önde gelen suçluları olması pek muhtemeldir. Dolayısıyla hem bu çocukların hem de toplumun hayrına onlara sahip çıkılmalıdır.

Yeni doğmuş çocuğun en tabiî haklarından biri annesiyle beraber olmaktır. Ancak günümüz şartları her çocuğa bu hakkı tanımamaktadır. Annenin çalışma hayatında yer alması, çocuğundan dolayı yaklaşık 3 yıllık bir izin almasının zorluğu -bazı kurumlarda imkansızlığı- çocukların 3-4 aylık olduktan sonra ya anneanne- babaanne gibi akrabaların yanına ya da kreşlere bırakılmalarına,  günün büyük bölümünü annelerinden uzak geçirmelerine neden olmaktadır. Çocuk için annenin ilgi ve şefkatinin yerini tutacak başka bir ilgi ve şefkat yoktur. Ancak şartlar çocuğu bu ilgi ve şefkatten mahrum bırakmaktadır. Bu konuda eğer annenin çalışması gerekiyorsa, çocuk doğduktan sonra işyeri gereken düzenlemeyi yapmalı, anneye gereken kolaylık tanınmalıdır.

Bir başka konu, çocuğun küçüklük kompleksinden korunmasıdır. Çocuğun düşünmeyi öğrenmesi için küçük yaştan itibaren düşündüklerini ifade etme özgürlüğünün kendisine tanınması lazımdır. "Sen daha küçüksün. Büyükler konuşurken senin konuşman uygun olmaz." gibi sözler çocuğun cesaretini kıracak, belki de ömür boyu düşündüklerini rahatça ifade etmekten çekinecektir. Ayrıca çocuğa fikrini sorma, ona verilen değeri göstermesi açısından da bu çok önemlidir. Fikir beyanı hususundaki serbesti ve teşvikin en güzel örneklerini, Hz. Peygamberi(s.a.v.) herkesten daha iyi anlayan ve davranışları onunkine en uygun olan Hz. Ömer'de görürüz. Bir kısım rivayetler, ortaya çıkan yeni durumlar karşısında sadece büyüklerin değil, gençlerin de fikrine müracaat ettiğini, "onları çağırıp kendileriyle istişare ettiğini" göstermektedir.(2)

 

Baba-Çocuk İlişkisi:

Annenin çocuk için önemi hemen herkes tarafından bilinmektedir.  Son zamanlardaki çalışmalarda babanın da çocuk eğitimindeki rolüne yer verilmektedir. Yakın zamanlara kadar babanın çocuklarını yetiştirmede ve ailesini yönetmede oynadığı önemli rol çocuk yetiştirme uzmanları tarafından önemsenmemiş ve hatta çoğu kez yok sayılmıştı. Buna göre babanın rolü daha az zannediliyor ve çocuklarından uzak durma şeklinde tanımlanıyordu. Nitekim Psikolog Roy Guorendi babaların çocuklarına sevgi ve şefkatini ifade etme problemleri olduğunu söylemiştir (3). Bir babanın çocuğuna verebileceği en mühim iki şey, sevgi ve zaman dır ve bunun en güzel örneğini ortaya koyan   Hz.   Peygamber'dir.   O ibadet esnasında bile çocukları yanından uzaklaştırmamıştır (4).

Anne-Çocuk İlişkisi:

Kadının çalışma hayatına girmesiyle anne-çocuk ilişkisi açısından bazı sorunların baş gösterdiği muhakkaktır. Ne kadar iyi olursa olsun çocukların kreşlerde ev ortamının sıcaklığını bulamayacakları aşikârdır. Nitekim modern çocuk bakım evlerinde, sağlığı korumak için tedbirli hareket etmek düşüncesiyle öpülmeyen çocukların, böyle bir sağlık endişesi olmadan şefkat paylarını alan çocuklardan çok daha az geliştikleri görülmüştür (5). Ayrıca yapılan araştırmalar, çocukların bakımevlerinde daha çok hastalandığını göstermektedir.

18–36 ay arasında bulunan çocukların hastalanma riski 3,5 misli daha fazladır. Ancak, bakımevinde bu yaş grubundaki çocukların yanında büyük bir kardeş varsa, hastalık tehlikesi böyle yüksek olmamaktadır (6).

Araştırmalarda, anne kucağından, aile ocağından uzak; yabancı elinde büyüyen çocuklarda ruh sağlığının ağır yaralar aldığı anlaşılmış bulunmaktadır. Maddî ihtiyaçları en modem anlamda yerine getirilse dahi; çocuk yeterli ruh olgunluğuna ulaşamamakta ve şahsiyet kazanamamaktadır. Vücut direnci, ruh çöküntüsüne paralel bir düşüş gösterdiğinden çabuk hastalanır (7).

İnançların Öğretimi:

İnançların öğretiminde dikkat edilecek en önemli nokta çocuğun zihnî gelişmesinin bilinip, buna göre bilgilendirilmesidir. Gelişim basamakları bilinmeden yapılacak bir eğitim-öğretim "hazır olma" prensibini göz ardı ettiğinden muvaffak olamayacaktır. Bilindiği gibi, çocuk 2 yaşından itibaren dış çevreyle ilişki kurmaya başlar ve bundan sonra yavaş yavaş kavramlar teşekkül etmeye başlar. 2-7 yaş arası hayat ve dil gelişmesi, taklit başlıca zihnî faaliyetleri teşkil etmektedir. 7-11 yaş arası, birçok zihnî ve mücerret işlemi yapabilen çocuk, 11 yaşından sonra kavramlara, önermelere her türlü zihnî işleme rahatça girmektedir. 13,15 ya da 20 yaşında zihnî gelişme her konuyu anlayacak hale gelmektedir.

2-3 yaşından itibaren dış çevreyle ilişki kurmaya başlayan çocuk, çevresinde olup bitenleri sorduğu gibi, Allah hakkında da bilgiler isteyecektir. Çocuğun Allah'la ilgili sorularına kısa ve doğru cevap vermek esastır. Allah hakkında henüz hiçbir bilgisi olmayan çocuklara Allah'ın ceza verici, korkutucu olduğunu, insanlara ceza vereceğini telkin etmek yanlış sonuçlar doğurabilir. Salzmann'm da dediği gibi çocuğu dinden soğutmanın en kolay yolu, onu Allah'tan korkutmaktır. Çocuk iyi ve kötüyü ayırt etmeye başlayınca dek Cehennem'den bahsedilmesi sakıncalıdır. Çocuğa Allah inancı başlangıçta sevgi, ümit ve bağlanma duygulan geliştirilerek verilmeli ve işe buradan başlanmalıdır. Ancak büyük çocuklara ve yetişkinlere korkulacak davranışlar da öğretilmelidir. Allah korkusunun öğretilmesi kötülük ve günahlardan caydırıcı olması bakımından önemlidir.

İnanç, insanda doğuştan gelen, kişiliğin gelişme aşamalarında kendini belli edecek olan tabiî bir istidattır. Fakat bundan çocuğu, gelişiminin bu yönünde yalnız bırakmak veya hiç karışmamak ya da tabiî seyrine bırakmak sonucu çıkartılmamalıdır(8). Çünkü eğitilmeyen duyguların körelmesi kadar sapması da mümkündür. Nitekim Hadis-i şerifte "Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra onu ana-babası yahudiyse Yahudi, mecusiyse Mecusî Hıristiyan’sa Hıristiyan yapar" (9). buyrulmaktadır. İslam'da "dine yönelme istidadı olarak kabul edilen fıtrat insana verilmiştir. Buradan insanın dini eğitiminde en etkin faktörün aile olduğunu anlıyoruz. Özellikle çocuğun dinî anlamda mükellef olmadığı fakat karakterin küçümsenemeyecek kadar önemli bir bölümünün de oluştuğu ilk çocukluk yılları aile çocuk-din ilişkisinde kritik bir dönemdir. Kur'an-ı Kerim'de ailenin konuya ilişkin mesuliyetine dikkat çekilmiştir. "Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun" (10).

2-6 yaş arası dinî eğitim, zihinsel odaklar yerine duygu dünyasına hitap etmeli, çocuğa ağır gelmesi muhtemel itikadî gerçekler, sadece sözle değil, yaşayış ve duyma biçimi olarak da sunulmalıdır. Anne, baba ve diğer aile büyükleri çocuğa güzel örnek olmalıdır...

Çocuğun eğitimine erken yaşta başlanmalıdır:

Çocuğun eğitiminden aile sorumludur. Dolayısıyla aile çocuğun eğitimine erken yaşta başlamalıdır. İbni Sina'ya göre çocuğun eğitimine sütten kesilir kesilmez başlanır. Hz. Peygamber'den gelen bir rivayete göre de ölçü, konuşmaya başlamasıdır. Konuşmaya başlayan çocuğa kelime-i tevhid öğretilecektir (11).

Araştırmalar, okul öncesi dönemde iyi eğitilen, yuva veya ana okulunda eğitim görerek ilk okula başlayan çocukların, bu eğitimi almayanlara göre, daha katılımcı, daha uyumlu, daha girişken olduğunu göstermektedir. Böylece okul öncesi eğitimin önemli katkısı, özellikle çocuk ilkokula başladığı zaman kendini göstermektedir. Çünkü okul öncesi dönemde iyi eğitilen çocuklar sosyalleşmektedir. Kurallara uymayı, haklarını korumayı ve paylaşmayı öğrenmektedir.

Erken yaşlarda gelişmeyi önleyen elverişsiz çevreler, eşitsizliği artırmaktadır. Bu elverişsiz ortamlarda büyüyen çocuklar, olumlu şartlardan etkilenir ve daha iyi durumdaki akranlarından geri kalırlar. Okul öncesi eğitim, bu tür eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıyla da yardımcı olur. Bu itibarla annesi çalışsın ya da çalışmasın her çocuğun okul öncesi eğitimine ihtiyacı vardır. Bunu zorunlu kılan bir başka sebep de çocukların apartman dairelerinde sıkılmasıdır. Ancak bu eğitim kurumunu (yuva veya anaokulu), annenin yokluğunu giderecek bir kurum olarak değil, çocuğun yetişmesinde ve geleceğe hazırlanmasında anneye ve aileye yardımcı olan, çocuğun eğitimine katkıda bulunan bir kurum olarak değerlendirmelidir. Bu kurum, çocuğu barındıran değil, eğiten bir kurum olmalıdır. Amaç, annenin yokluğunda zamanı geçirmek değil, çocuğun okul öncesi eğitim programlarından faydalanmasını sağlamaktır.

Gelişmiş ülkelerde çocuğun okul öncesi eğitimine daha çok önem verildiği görülmekle birlikte, gelişmekte olan ülkelerde yeterince önem verilmediği gözlenmektedir. Halbuki, tarihi süreçte çocukların 4-5 yaşından itibaren okula gönderildiğini biliyoruz. Çocuğun sağlıklı gelişimi için, 4-6 yaş arası bir okul öncesi eğitim kurumunda eğitimi gereklidir. Bu anlayış geliştirilmelidir. Hiç değilse çocuklar günün belli saatlerinde bu kuruma gitmelidir. Yani çocuğun eğitimine 7 yaş öncesinde başlamak gerekir. Bununla birlikte ailenin çocukla yeterince ilgilenmemesi, onu kreşe, yuvaya vermesi çocuğu anne babadan soğutabilmektedir.

Çocuğun Eğitimi İhmal Edilmemelidir (Çocuk mutlaka eğitilmelidir)

el-Kabîsî(Öl: 403/l012)'nin er-Risaletül-Mufassale adlı eserinde verdiği bilgileri özet olarak aşağıya alıyoruz:

Çocuğun eğitiminden aile sorumludur. O halde ona Kur'an öğretmesi, çocuğun dinini ve din bilgisini kuvvetlendiren Kur'an öğretmeyi bırakmaması lazımdır. Hz. Peygamber, "Her çocuk fıtrat üzerine doğar...." buyurarak ana ve babasının öğrettiklerinin çocuk üzerindeki etkisini göstermiş oluyor. Bu öyle bir sünnet ki babalardan hiç birinin bu sünnetten vaz geçtiği veya bunda ihmal gösterdiği, tembellik ettiği görülmemiştir. Zaten bu sünnetten vaz geçmek, çocuğun eğitimini ihmal etmek inanan müslümanm yapacağı iş değildir. Tembellik ederek çocuğuna Kur'an öğretmeyi terk eden biri çıksa, bu insanın cahil olduğuna hükmedilir, ayıplanır, toplumun gözünden düşer. Fakat bazan babaları, geçim sıkıntısı bundan geri bırakabilir.

Çocuğun malı olduğu takdirde, babası yahut (babası ölmüşse) vasisi çocuğu eğitimsiz bırakmaz okula kaydeder. Ona vacip olan miktarda Kur'an öğretmek için çocuğun kendi malından öğretmen tutar. Yetimin vasisi yoksa müslümanların hâkimi ona nazeret eder ve onu öğretip yetiştirmek hususunda babasının rolünü üstlenir. Hükümdar olmayan bir ülkede (şehirde) bulunursa bu durumda bu çocuğun öğretim işini kentin ileri gelenleri üstlenirler. Binaenaleyh o topluluk bu çocuğun eğitimini temin eder. Malı olmayan yetime, en yakın velisi Kur'an öğretir, çocuğu eğitir. Çocuğun bunu yapacak kimsesi yoksa, Müslümanlardan her kim bu vazifeyi yapar da onun ilim öğrenmesini sağlarsa, sevabı o kazanır. Şayet öğretmen, Allah rızası için çocuğu parasız öğretir ve buna katlanırsa, bu hususta sevabı kat kat olur. Çünkü öğretmek, öğretmenin geçimini sağladığı bir sanatıdır (12).

Görülüyor ki, İslam'a göre çocuğun eğitimsiz bırakılması caiz ve doğru değildir. Yani çocuk her halükârda eğitilmelidir. Çocukların eğitiminden sırasıyla aile, devlet, akrabalar, toplum ve herkes sorumludur.

 

Ailede Çocuğun Hakları Verilmeli ve Temel İhtiyaçları Karşılanmalıdır:

Anne babanın çocuk üzerinde hakları olduğu gibi, çocukların da anne-baba üzerinde haklan vardır. Bu hakları şöyle sıralamak mümkündür:

Öncelikle doğumu iyi karşılamak ve kız-erkek ayırımı yapmadan bir sevinç duymak, daha sonra, çocuğa güzel bir isim vermek (13) ve Yüce Allah'a şükrün bir ifadesi olarak akîka kurbanı kesmek.

Çocuğa Kur'an öğretmek, çocuğu eğitmek.

Çocuğu bir meslek sahibi kılmak ve zamanı gelince uygun bir eşle evlendirmek.

Meselâ;  oyunu ele alalım. Çocuğun büyümesi ve sağlıklı gelişimi için nasıl beslenme, bakım, sevgi ve şefkat gerekli ise, oyun da en az onlar kadar gereklidir. Oyun çocuğun hakkıdır. Çocuk için bir iş olan oyun, çocuğun zihnî, bedenî, hissî ve sosyal gelişimini büyük ölçüde etkiler. Oyun, çocuğa, kurallara uymayı öğretir. Çocuk oyun içinde toplumu ve ailesini yaşar ve yaşatır. Bu itibarla gerek okul öncesi dönemde, gerekse okul döneminde çocuğa oyun izni verilmelidir. Çünkü oyun, çocuğun sosyalleşmesini sağlar, zihnî yorgunluğunu giderir, haz verir ve çocuğu rahatlatır. Oyun izni verilmeyen çocuk ise saldırgan ve uyumsuz olur. Çocukluğunu yaşamayan çocuk, yetişkinlikte zorluklarla karşılaşır.

Bu itibarla, gerek okul öncesi dönemde ailede ve anaokulunda, gerekse okul döneminde okulda çocuklar için oyun alanları yapılmalı ve çocuklara oyun imkânları verilmelidir. Asr-ı Saadet ve müteakip asırlarda, cami ve mescidlerin fonksiyonlarından birinin de avluda çocuklara oyun imkânı vermesi olduğu, Hz. Peygamber'in çocuklarla bizzat oynadığı ve onları oyuna teşvik ettiği bilinmektedir (14). Dolayısıyla çocukların oyun oynaması engellenmemen', aksine teşvik edilmelidir.

Gazzali de çocuğa okul dönüşü oyun izni verilmesini, böylece çocuğun ders yorgunluğunu üzerinden atacağını, aksi halde zekâsının köreleceğini belirtir.

O halde, evde çocuklara bir oda tahsis edilmeli ve çocuğun burada rahat bir ortamda oynaması sağlanmalı, hatta çocuğa gerektiğinde anne ve baba oyun arkadaşlığı yapmalıdır. Bu arada çocuğa alınacak oyuncağın pahalı ve elektronik olması değil, çocuğun güvenle ve çok amaçlı kullanabileceği bir oyuncak olmasıdır.

Okulların bahçesi geniş olmalı ve bu bahçelerde çocukların oyun oynayacakları, spor yapacakları uygun mekânlar ayrılmalıdır.

Belediyeler, özellikle camilere yakın ve uygun yerlere geniş parklar yapmalıdır. Bu parklarda hem insanlar oturmalı, hem de çocuklar oyun oynayabilmeli, hatta anneler işleri olduğunda ve istediği zaman çocukları bu parklara güvenle bir süre bırakabilmelidir.

Şunu hiç unutmayalım; aile, okul ve sosyal çevrede haklan verilmeyen, hatta elinden alınan çocuklar isyan eder ve kuralları ihlal eder.

Çocuğun temel ihtiyaçları şunlardır:

Sevgi ve şefkat ihtiyacı:    Çocuğun bu ihtiyacı dünyaya geldiği andan itibaren tatmin olmayı bekler. Çocuk sağlıklı yaşayabilmek için sevmek ve sevilmek ihtiyacını duyar. Çocuğun bu ihtiyacını ilk karşılayan annedir. Annenin verdiği sevginin niteliği ve niceliği, çocuğun tüm hayatını etkiler. Sevildiğini ve istendiğini hissederek büyüyen çocuk mutlu olur, çevresindekilerle daha iyi iletişim kurar. Sevgi ve şefkatten mahrum yetişen çocuklarda uyum ve davranış bozuklukları görülür. Çocuğun gelişim ve eğitiminde en faydalı sevgi, bilinçli ve ölçülü olanıdır. Ayrıca çocuklar, kız-erkek ayırımı yapmadan sevilmelidir.

İlgi ihtiyacı: Her yaştaki çocuk ailesinden ilgi bekler, kendine yaptıklarına ve anlattıklarına ilgi gösterilmesini ister. Yeterince ilgi görmeyen çocuklar ilgi çekmek için yaramazlık yapabilirler. Ancak ilginin de sevgi gibi kararlı ve ölçülü olması gereklidir. Bazı anne-babalar çocuğun bir problemi olduğunda aşırı ilgi gösterir, problem çözülünce ilgi de azalır.

Güven ihtiyacı: Dengeli sevgi, ölçülü ilgi çocukta güven duygusu meydana getirir. Sevgi ve şefkat görerek büyüyen, çevresinde problemlerine çözüm bulan bir yetişkinin varlığını hisseden çocuk ailesine güven duyar. Onun ailesine güven duyması kadar kendine güven duyması da önemlidir. Çocuğun sağlıklı gelişmesi için güven duygusu içinde bulunması temel şarttır. Güvensizlik korkuların beşiğidir. Korku ise, sağlıklı bir kişilik gelişimine en büyük engeldir (15).

Hürriyet ihtiyacı: Çocuğa teşebbüs imkânı verilmeli ve başarıyı tatması sağlanmalıdır. Kendine güvenen ve kendini isbat eden çocuk diğerlerine göre daha başarılı olur. Dolayısıyla çocuklar devamlı eleştirilmemeli, projeleri desteklenmelidir. Projesini gerçekleştiren çocuk mutlu olur. Aksi halde her şeyi başkasından bekler. Bugün bazı azgelişmiş ülkelerdeki durum budur. Devamlı başkalarının yardımı ile hayatlarını sürdürenlerin özel teşebbüs kabiliyetleri gelişmez.

Çocuklar aile içinde ve çevresinde iki tür bakış ve yaklaşımla karşılaşır.

Hak veren-değer veren yaklaşım,

Aşağılayan-değer vermeyen yaklaşım.

Çocuk temel ihtiyaçları karşılandığı, hakları verildiği, kendisine hak ve değer verildiği zaman olumlu ve istenen davranışlar sergilerler. Uyumlu, huzurlu ve başarılı olur, kapasitelerini daha iyi kullanır, teşebbüs kabiliyeti gelişir. Bunun için anne-baba davranışlarında dengeli, tutarlı ve kararlı olmalı, çocuğa güvenmeli, takdir etmeli, desteklemeli ve onu başkasıyla mukayese etmemelidir. Çünkü her çocuk farklıdır. Dolayısıyla çocuğun başkası değil, kendisi olması daha doğru ve daha kolaydır.

Öte yandan aşağılanan, takdir edilmeyen, kendisine haksızlık yapılan çocuk ise aşağılık duygusuna kapılır, aşağılama devam ederse bu durum komplekse dönüşür. Böyle bir çocuk korkak ve gergindir. Kendine güveni özel teşebbüs kabiliyeti yoktur, başarısızdır, iletişim kurmada zorlanır, savunma mekanizmalarına başvurur. Mesela, yalan söyler. Aile ve okulda iyi eğitilmeyen, devamlı olumsuzların konuşulduğu ceza, korkutma ve tehdinin yer aldığı çevrelerde yetişen çocuklarda daha çok bu tür bozukluklar görülür.

 

 

 

Başarılarından Dolayı Çocuğu Takdir Etmek, Ödüllendirmek:

Haklı başarılarından dolayı yapılan övgü, takdir, anne-baba ile çocuk arasındaki iletişimi olumlu yönde etkiler ve çocuğa güven verir. Ayrıca bu durum, çocuğun çabasını, gayretini artırmaya sebep olur. Başarılmış faaliyet, çocuğu yeni başarılar için motive eder. Aksine ebeveyninden olumsuz eleştiri alan, tenkid edilen çocuk, moralsiz ve isteksiz olur.

Bu itibarla İslâm âlimleri, çocuğun yeri geldiğinde güzel davranışların övülmesini istemişlerdir. Çocuğun olumlu davranışı ve gösterdiği gayreti göz ardı edilmemeli, sözle veya tavırla yapılandan memnun olduğumuzu ifade etmeliyiz.

Çocuğa, karşısında olmak yerine onun yanında olduğu mesajını verecektir. Çocuğun doğrularının görülmesi, olumlu davranış ve başarılarının takdir edilmesi onu teşvik eder.

Her hangi bir durumda çocuğa durumu anlatmak, bilgi vermek, ayrıntılardan uzak mesajlar vermek daha doğrudur. Burada ince bir nokta çocuğu takdir, övgü ve tenkidde ölçülü olmaktır. Yerinde yapılacak övgü ve eleştiri çocuğun kişiliğini geliştirip ona güven verdiği halde yersiz kullanılması fayda yerine zarar verir. Övgü, çocuğun kişiliğine değer verildiğini gösteren bir davranıştır.

 

 

Zaman Ayırmak:

Anne-baba çocuğa yeterli zaman ayırmalı, onunla birlikte olmalıdır. Çocuğa ayrılan zaman, boşa harcanan zaman değildir. Çocuğu sevmek, ona pahalı oyuncak almak değil, onunla ortak faaliyetleri paylaşmak, ona zaman ayırmak, onunla oyun oynamaktır. Çocuğu sevmek, faaliyetle bu duyguyu ona yaşatmaktır. Sevmek, beraber olmak demektir, paylaşmak demektir. Ancak günümüz toplumlarında bazı aile büyükleri bütün mesailerini para kazanmak için harcıyor, bu sebeble eve geç geliyor, kalbleri mal yığma hırsıyla dolu olarak günlerini geçiriyor. Bazı anneler ise zamanlarını tv dizileri seyrederek geçiriyor. Dolayısıyla çocuğa yeterince zaman ayrılmıyor. Özellikle günümüzde çocuklar için daha çok zaman ayırmak gerekir. Zira insanlık çocuğa verebileceğinin en iyisini ona vermekle yükümlüdür. O da aile için en başta çocuk için yeterli zaman ayırabilmektir.

Çocukla İşbirliği Yapmak:

Günlük hayatta zaman zaman anne-baba-çocuk üçgeninde mücadele görülür. Zaman yetersizliği ve anlaşılamama durumu bazen bu mücadeleyi öylesine arttırır ki, anne-baba ile çocuk, karşılıklı olarak birbirlerini yanında değil, karşısında görebilir.

Anne-babanın, "ellerini yıka", "ödevini yap", "elbiseni yerine as", "pijamanı giy", "uyu" şeklindeki komutları zaman zaman çocuğun "Ben ne istersem onu yaparım." şeklinde tepkisine yol açabilir. Anne-babanın "Benim dediğimi yapacaksın" cevabıyla bir anlamda savaş başlar. Hâlbuki anne ve baba emir verirken, ikaz ederken, bir şey yapmasını isterken, "Ben olsam ne yaparım?" sorusuna cevap bulmalıdır.

Burada önemli olan, anne-babanın gördüğünü söylemek, problemi dile getirmek, gerektiğinde çocuğu bilgilendirerek çocukla iletişim kurmak, işbirliği yapmaktır. Anne-baba kendisini çocuk yerine koymalı; anne-baba çocuğa sevgisini öperek, okşayarak, şakalaşarak beden diliyle de göstermelidir.

İnsanoğlu her zaman fark edilmek, önemsenmek ve kabul edilmek ihtiyacı hisseder. Bebekler de, hayatın ilk evrelerinden itibaren fizikî temas ister, kucağa alınmak ister, okşanmak ister (16).

Kucaklayarak, öperek, okşayarak kurulan ilişki, bedenî temasa duyulan ihtiyacın karşılanmasında rol oynar. Çocuğu kucaklamak, öperek, okşayarak sevmek gibi fizikî temaslar, ailede çocuğun kabul belirtilerindendir.

Buradan hareketle Hz. Peygamber (s.a.v.), çocukları öpmüştür (17), onlarla ilgilenmiş ve şakalaşmıştır.

Çocuğu Dinlemek:

Anne-babasının kendisini dinlediğini gören çocuk, öncelikle kendisine değer verildiğini, kabul edildiğini ve buna bağlı olarak da sevildiğini düşünür. Öte yandan çocuk, duygularını ifade etme imkânı bulduğundan rahatlar.

Çocuklar dinlenmeleri ve ciddiye alınmaları konusunda aşırı duyarlıdır. Dinlenmedikleri zaman bunu hemen fark ederler. Dinlenen çocuklar daha uyumlu olurlar. Uzun süre dinlenmeyen çocuklar savunmaya geçebilirler. Şu halde çocukların sözlerine özenle kulak vermeliyiz. Çocukları kulak ucuyla dinleme yerine, tüm dikkatimizi vererek dinlemeliyiz.

Biliyoruz ki, insanlar, kendilerini gerçekten dinleyen birine kendileri ile ilgili meselelerini daha kolay anlatabilir. Anne-babalarının çocukları ile sağlıklı iletişim kurabilmeleri, devamlı konuşma yerine yeri geldiğinde çocuklarını dinlemeleri ile mümkündür. Başka bir ifade ile çocuklarla ilişki kurabilmenin en iyi yolu, önce çocuğu duymak, ona yönelmek, dikkatle dinlemek ve dediğini anlamaya çalışmaktır.

İyi Bir İletişim Kurmak:

Kişilerin birbirlerine şuurlu veya şuursuz olarak iletmek istedikleri duygu ve düşüncelerini aktarma süreci insanlararası iletişimi oluşturur. Başarılı bir iletişimin temel şartları şunlardır:

—    Karşımızdaki kişilere saygı duymak, önemli ve değerli olduklarını hissettirmek, olduğu gibi benimsemektir.

—    Tabiî ve gerçekçi davranmak,

—    Karşımızdakinin penceresinden bakmak,

—    Güven vermek, yapıcı konuşmak ve dinlemek. Aile çocuk için öyle bir ortam hazırlamalı ki, çocuk her zaman kendini anne ve babası yanındaymış gibi güvende hissetmelidir.

İletişim sadece konuşma değildir. İletişim aynı zamanda:

—    Ne söyleyeceğimizi iyi bilmek,

—    Ne zaman, nerede ve nasıl söylemenin daha uygun ve daha doğru olduğuna karar vermek,

—    Güler yüzle, akıcı bir üslûbla ve çocuğumuzla göz iletişimi kurarak konuşabilmek,

—    Çocuğumuzun, verdiğimiz mesajı anlayıp-anlamadığını kontrol etmek,

—    İletişimde temel ilke, kabul etmektir. Başkalarını oldukları gibi kabul etmek
ilişkileri güçlendirir. Çocuğu olduğu gibi kabul etmek, onu gerçekten sevmektir.
Kabul edildiğini hisseden çocuk, sevildiğini de hisseder. Biliyoruz ki, anne-babanın
olumlu tavrı, çocukla kurdukları güzel ilişki ve onu olduğu gibi kabullenmeleri,
kapasitesini aşan isteklerde bulunmamaları çocuk terbiyesinde önemli prensiplerdir.

Disiplin:

Disiplin, çocuk eğitiminin bir parçasıdır. Disiplin, aile içindeki düzenin sağlanmasında büyük önem taşır. Disiplin çoğunlukla cezalandırma ile eş anlamda değerlendirilir. Disiplin her ne kadar kelime anlamıyla "katılık ve kuralcılık" gibi kavramları çağrıştırıyorsa da, gerçek anlamda disiplin, çocuğun topluma uyumu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dolayısiyle disiplin, çocuğa istenilen davranış ve alışkanlıkları kazandırmaktır. Disiplin sağlamada anne-baba şu esaslara uymalıdır:

—  Güzel örnek olmalı; Özellikle okul öncesi dönemde olmak üzere çocuk sözle anlatılanlardan ziyade gözlemleriyle öğrendiğinden bu dönemde çocuğun eğitiminde büyüklerin güzel örnek olması, model davranış sergilemesi son derece önemli ve etkilidir.

Çocuğa karşı tutarlı, sakin, kararlı ve iyi niyetle davranmalı, kurallara öncelikle kendileri uymalıdır.

Adil ve objektif olmaya özen göstermelidir(18).   Meselâ; küçük çocuğu koruma uğruna, büyük çocuğa haksızlık etmemelidir. Cezalandırma yerine başka seçenekler sunmalı, çocuğu meşgul etmelidir.

Görmek istedikleri davranışı sergilemelidir. Biliyoruz ki çocuklar, anne ve babalarının iyi-kötü bütün davranışlarını aynen kopya ederler.  Çocukların davranışlarını değiştirmek isteyen anne-baba kendini kontrol etmeli, olumsuz davranışlarını değiştirmelidir.

Sevilen ve kişiliğine saygı duyulan çocuk, başkalarını sever ve sayar.

Sevgi ve saygı, çocuğun gelişimini olumlu yönde etkiler. Bu itibarla disiplin, sevgi temeli üzerine kurulmalıdır. Anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkilerde sevgi en önemli faktördür. Sevgiden yoksun olarak büyütülen ve eğitilen çocuk, susuz bırakılan bitkiye benzer. Sevgi ve şefkat eksikliği çocuğun gelişmesini ve kurallara uyumunu olumsuz yönde etkiler.

Buna karşılık, dayakla ve zor kullanarak disiplin sağlamaya çalışan ana-baba çocuğa, korkak, öfkeli, saldırgan ve düzensiz olmasını öğretmiş olur. Anne-babaları tarafından sık sık cezalandırılan ve dayak yiyen çocukların ilerde kendi çocuklarına da aynı metodu uyguladıkları, çekingen ve güvensiz oldukları bilinmektedir. Ancak anne-babanın da insan olduğu ve sabırlarının da bir sınırı olduğu unutulmamalıdır. Burada yapılması gereken çocukları ve anne-babaları bu konuda eğitmektir.

Disiplin sağlamada ceza vermenin pek verimli olmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla çocuğun eğitiminde öncelikle ceza yerine mükâfat tercih edilmelidir. Çünkü mükâfat her zaman cezadan daha etkilidir.

Anne-Baba Davranışlarında Tutarlı Olmalı:

Anne-baba çocuğa karşı olan davranışlarında tutarlı olmalıdır. Kendi içinde çelişkili davranışlarda bulunmak, ya da anne-babanın birbiriyle çelişen biçimde davranması, çocuğu doğruyu bulma konusunda zorlar, tereddütlere düşürür.

Çocuğu başka çocuklarla mukayese etmeyiniz: Çocuk, anne ve babası tarafından önemsenmek, değerli bir insan olarak kabul edilmek ihtiyacındadır. Onun başka çocuklarla karşılaştırılması, kendini değerli bir insan olarak görmesini engeller. Çocuğun kendine has, bağımsız bir ferd olarak kabul edilmesi esastır. Bu durum, çocuğun ruh sağlığının temelini oluşturur.

Özellikle daha çok çalışan anneler olmak üzere bazı annelerin suçluluk duygusu içinde çocuğa veremediği zamanı, maddeyle kapatmaya çalışması, her akşam oyuncak veya çikolata ile gelmesidir. Bir başka tehlike de, suçluluk duygusu içinde çocuğu aşın şımartma, her istediğini yapmasıdır. Burada çocuğun anne-babasından istediği, ne aşırı hoşgörü, ne de şımartma, ne oyuncaktır. Çocuk anne ile birlikte olmayı özlemiştir. Meselâ; mutfakta yemeğini çocuğuyla birlikte yapan anne, bu beraberliği ona yaşatmış olur. Böylece ortak bir faaliyette bulunmuş olur.

Olumlu Düşünmek:

Olumlu düşünen, olumlu davranır. Olumlu düşünce, olumlu duygu ve davranışı hazırlar. Olumlu düşünce, şuuraltı dünyasını olumlu yönde kanalize etmektir. Ancak, bunun için gül bahçesindeki dikeni değil, dikenli bahçedeki gülü görmek gerekir.

Anne-babanın olumlu düşünmesi çocuğa da yansır; çocuğu da etkiler. Gözlemler, olumlu düşünen anne-babaların çocuklarının da olumlu davranışlar geliştirdiğini göstermektedir.

Çocuğu Okula Göndermek:

Çocuğun eğitiminde aile sorumlu olmakla birlikte (et-Tahrim, 6) aile çocuklara ihtiyaç duydukları bilgileri, ilimleri öğretmeleri mümkün değildir.

 

Terbiyeciler ittifakla, çocuk zihin, beden ve sosyal yönden belli bir olgunluk seviyesine ulaştığında okula gönderilmesini istemişlerdir. Buna göre, dünyanın hemen pek çok ülkesinde sistemli(örgün) öğretime başlama yaşı olarak 5-7 arası kabul edilmiştir. Burada esas olan, çocuğun olgunluk seviyesidir. Aksi halde çocuğu öğretime zorlamak fayda yerine zarar getirir.

İslâm dünyasında öğrenme yaşı ile ilgili kesin bir sınır konmamıştır. Çocuğun göstereceği hususî gelişme durumuna göre öğretime başlatılması teklif edilmiştir. İslâm âlimleri 5-7 yaşlarını okula başlama yaşı kabul etmişse de kabiliyet sahiplerinin daha erken yaşlarda yetişmesine imkân tanımışlardır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, okul olgunluğunun, başka bir deyişle okula hazır oluşun bir çocuktan diğerine değiştiğidir. Bu durum çocuğun okula uyum ve başarısını etkilemektedir.

Meselâ; İbn Sina, çocuğun 6 yaşında okula gönderilmesini istemiştir. "Ona göre çocuk evde özel ders gördüğü hocadan sıkılabilir. Okulda ise çocuklar birbirinden etkilenir ve daha kolay öğrenir. Çocuğun arkadaş çevresine de dikkat edilmelidir."

Aileden sonra okul, çocuğun ilk temel sosyalleşme kurumudur. Bu arada çocukları okula gönderirken ilgi uyandırmak, onları ilgi ve kabiliyetlerine göre okullara göndermek ve okullarda da çocukların ihtiyaçlarının daima göz önünde tutulması gerekir.

Çocuğun okul başarısı ile uyumlu-huzurlu aile hayatı arasında %63; aile geliri arasında %19; hayat şartları arasında %53'lük ilişki tesbit edilmiştir (19). O halde ailelerin gelir düzeyini yükseltmek, gelir düzeyi düşük ailelerin çocuklarına eğitim yardımı yapmak, çocuğun huzurlu ve uyumlu bir ailede yaşamasını teminle ilgili tedbirleri almak gerekir. Buna göre aile, vakıflar ve devlet çocukların eğitiminde her zaman güçlü bir işbirliği yapmalıdır.

Bugün ABD'de genel olarak üç okul tipine rastlanmaktadır:

 

1.  Devlet okulları (State Schools)

2.      Kilise okulları, dine dayalı okullar(Porochial Schools)

3.      Özel okullar(Private Schools).

Bunun anlamı şudur: Devlet özel okulları teşvik ediyor. Zaten bir şeyi en iyi şekilde aileler yapıyorsa devlet aileye bu konuda müdahale etmemeli, aksine yardım etmelidir. Böylece aileler devletin eğitim harcamalarına yardım etmiş olmaktadır.

Okul-Aile İlişkisi:

Çocuğun ailede başlayan eğitimi okulda şekillenir ve sosyal çevrede devam eder. Sağlıklı ve verimli bir eğitim bu üç unsurun koordineli bir şekilde çalışmasına, özellikle de okul-aile, öğretmen-veli ilişkisinin sağlam ve devamlı olmasına bağlıdır.

Velilerin bazıları, çocukları okula kaydettikten sonra eğitimle ilgili görev ve sorumluluklarının büyük ölçüde sona erdiği düşüncesiyle hareket ederler. Onlara göre artık çocuğu yetiştirme görevi okula ve öğretmene aittir. Hâlbuki çocuğun eğitiminden okul kadar aile de sorumludur. Hatta aile çocuğun karakterinin gelişmesinde daha etkilidir. Bu itibarla okul aile ilişki ve işbirliğine önem verilmelidir. Bu, çocuğun problemlerinin çözümünde öğretmenle velinin birbirleriyle fikir alışverişinde bulunmasına, öğretmenin çocuğun aile çevresini tanıdıktan sonra ona göre değerlendirme yapmasına yardımcı olur.

Veliler sadece okul idaresince davet edildiğinde değil, zaman zaman okula gitmek suretiyle okulun idareci ve öğretmenleriyle çocukları ile ilgili durumları görüşmeli, fikir alış verişinde bulunmalıdır. Bu konuda ilk teşebbüs okuldan gelmelidir. Okul idarecileri, velileri belli aralıklarla okula gelmeleri konusunda uyarmalı, onları terbiyevi sorumlulukları hakkında bilgilendirmeli, bunun için çeşitli konferanslar tertip etmelidir.

Öte yandan müdüründen müstahdemine kadar her görevli, okula gelen velilerle yakından ilgilenmeli, veliler güler yüzle karşılanmalı, kendilerine ikramda bulunulmalıdır. Bunun için her okulda bir "veli odası" yapılmalıdır. Böylece okula gelen veli ortada kalmamış olur. Veli burada istirahat ederken görüşeceği kişi ile ilişki kurması sağlanır.

Bu arada okula ders dışı zamanlarda gitmesi gereken veliler okula isteyerek maddi-manevi yardımda bulunmalıdır. Veliler okula isteyerek geliyor ve okulun problemlerini giderme ve ihtiyaçlarını karşılama konuşundu isteyerek yardımcı oluyorsa, okul-aile, okul-çevre ilişkileri iyi kurulmuştur diyebiliriz.

En verimli iletişim yüz yüze iletişimdir. Dolayısıyla velilerin okula gelmesi sağlanmalı ve bu durum iyi değerlendirilmelidir. Ancak velilerle görüşmeler sıcak, samimi ve rahat bir ortamda gerçekleştirilmelidir. Zaman zaman öğretmenlerin okula gelemeyen velileri işyeri veya evinde ziyaret etmesi bir başka tedbirdir.

Velilere hitap eden, onlara eğitim görev ve sorumluluklarım hatırlatan "bir el kitabı" yazılmalıdır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir başka ince nokta da ailede verilen değerlerle, okulda verilen değerlerin çatışmaması, aksine birbirini tamamlaması dır. Böylece okul-aile, öğretmen-veli elele birlikte çocukları geleceğe hazırlamalıdır (20).

Televizyon ve Çocuk:

Göze ve kulağa hitap ettiğinden daha kolay ve kalıcı izler bırakan bir iletişim aracı olan tv her yaştaki çocuk için hem bir eğlence hem de bir eğitim ve öğretim aracıdır. Son derece etkili bu yayın aracının çocuklar üzerinde etkilerinin olumlu olması, izlenen programın türüne, muhteva ve ilgi ile izlenmesine bağlıdır.

Günümüzde televizyon seyretmenin çok yaygın olduğu görülmektedir. Algılanan ve öğrenilen bilgilerin zihinde bıraktığı izlerin, insanın davranışlarını etkilediği, yönlendirdiği ve belirlediği düşünülürse, çocuklar gerçek ya da sahte olduğunun farkına varmaksızın televizyonda sunulanları örnek birer davranış normu olarak kabul edip, ona göre davrandıkları gözlenmiştir. Çocuklar seyrettiklerinin bir oyun, bir temsil olduğunu bilemez ve gerçek zannederler. Gördüklerinden etkilenir, hatta arkadaşları üzerinde denemeye kalkışırlar.

Çocuğun dış dünyayı algılamak için kullandığı en gelişmiş duyu organı gözleridir. Bu sayede çocuk dış dünyadaki olayları daha çok görme duyusu ile algılamaktadır. Bu itibarla, çocuk için öğrenme, gördüğünü taklit etmedir. Özellikle çocuklar şuurlu veya şuursuz olarak televizyon programlarının etkisinde kalmaktadır. O kadar ki bazı çocukların, akşam evde seyrettiği bir televizyon programında öğrendiğini sokakta veya okulda uygulamaya çalıştığı görülmüştür. Dolayısıyla özellikle çocuk izleyicilerin çoğunlukta olduğu saatlerde yayınlanan programların bir denetim süzgecinden geçirilmesi veya ana-babanın çocukla birlikte programı seyrederek hırsızlık-şiddet gibi uygun olmayan sahnelerde gerekli yorumu yapmaları yerinde olur.

Uzmanlar "Çocuklarınıza, onlar için hazırlanmış programlar izletin" uyarısında bulunuyorlar. Öte yandan çocuğun televizyon izlemeye ayırdığı zaman arttıkça oyun ve ders için ayrılan zaman azalmakta, çocuk pasifleşmekte, olaylara katılma yerine seyirci kalmayı tercih etmektedir.

Amerikan Çocuk Bakımı ve Sağlığı Akademisi'nin 3-5 yaş arası çocuklar üzerinde yaptığı araştırmada, günde iki saatten fazla televizyon seyreden çocukların hırçınlaştığı ortaya konmuştur.

ABD'de bir çocuk 18 yaşına kadar 30 bin adam öldürme olayı izlemektedir. Sürekli tabanca, bıçak, yumruk gören çocuklar, sorunları çözmenin tek yolunun saldırganlık olduğuna inanabilir (21). Üzerinde birleşilen ortak görüş şudur: Uzun süre saldırganlık ve vahşet filmlerinden etkilenmeyen çocuk yoktur. Çocuklar özellikle alt basamaklarda çizgi filmlerinden daha çok etkilenmektedir.

İzlediği televizyon programlan çocuğun günlük sosyal davranışlarını etkiler. Bu etki olumlu veya olumsuz olabilir. Bu konuda çocuğa program hakkında aile ve okul tarafından bilgi verilmesi gerekir. Çocuklara eğitici programları seyretmesine kontrollü olarak izin verilmelidir. Aile, okul ve program yapımcılarının bu konuda dikkatli olması uygun olur. Anne-babanın çocuğa yeterince zaman ayırması, televizyon programlarının olumsuz etkilerini azaltabilir.

Bilindiği gibi, çocukların konuşmaları, tavır ve davranışları tamamen şuursuz olarak başlayan taklitler sayesinde gelişir. Onlar gördüklerini düşünmeden ve mantık yürütmeden aynen benimser ve taklit ederler. Bu nedenle basın, yayın, radyo ve televizyon programlarında psiko-sosyal ve dini mütehassısların danışman olarak istihdamları gereklidir (22).

Bütün bu olumsuzluklara rağmen, TV özellikle okullarda çocukların eğitim ve öğretimleri amacıyla kullanılmalı, programlarının hazırlanmasında özen gösterilmelidir.

Eğitim tarihimize iz bırakanlardan aşağıya alacağımız iki örnek konuya ışık tutacaktır.

 

İbni Miskeveyh (öl:421/1030)'e Göre Çocuk Yetiştirme Kuralları:

Çocukta ilk önce utanma (haya) duygusu oluşur. Bu da kendisinden kötü bir ortaya çıkma korkusudur. Bunun için çocukta ilk olarak ortaya çıkması gereken ve onun aklının varlığını gösteren şey utanma duygusudur. Çünkü bu, onun kötülüğü hissettiğini gösterir, bununla ondan sakınır, çekinir veya kendisinden böyle bir şeyin ortaya çıkmasından korkar. Çocuğa baktığımız zaman onun utandığını, yere bakarak başını eğdiğini, yüzsüzlük yapmadığını ve gözümüzün içine bakmadığını görürüz. İşte bu, onun asaletinin ilk delili olup,   iyilik ve kötülük duygusuna sahip olduğunu gösterir. Utanma duygusu çocuğun kendisinden doğacak kötü bir davranıştan çekinerek nefsini tutmasıdır. Başka bir ifade ile utanma, güzeli benimseme ve kötüden kaçmaktır. İşte bu nefis eğitilebilir ve önem vermeye layıktır.

Böyle bir çocuk eğitilirken yanında iyi insanlar öğülmeli, iyi bir davranışta bulunduğu zaman kendisi de öğülmeli ve takdir edilmelidir. Kendisinde görülecek en küçük bir kötülük dolayısıyla kınanmakla korkutulmak, yiyecek, içecek ve pahalı giyeceklere düşkünlük gösterdiği zaman eleştirilmelidir. Yiyecek konusunda başkasını kendisine tercih etmesi orta yolu tutması, aşırı istekte bulunmaması gerektiği öğretilmelidir. Yemekle birlikte lüks giyime düşkünlüğü, yanlış olduğu ve sade giyimin tercih edilmesi gerektiği Öğretilmeli hatta sık sık tekrar edilmelidir. Bunun aksini ileri sürenlerle düşüp kalkması önlenmeli yani çocuğun çevresine, arkadaşlarına dikkat edilmelidir.

Çocuğun ilk yıllarda davranışları ilkeldir. Mesela o yalan söyleyebilir, bir şeyi uydurabilir, kıskançlık edebilir, hırsızlığa yeltenebilir, yersiz hareket edebilir, kendisine ve çevresine zarar verebilir. O, sürekli eğitim, yaşının ilerlemesi ve tecrübelerle yavaş yavaş değişir ve ongunlaşır.

Çocuğun her güzel davranışı öğülmeli ve çocuk her iyi işinden dolayı ödüllendirilmelidir. Çocuk bazen aykırı davranışta bulunabilir. Böyle bir durumda azarlanmaması daha uygundur. Aksine çocuk o işi bilerek yapmamışsa ve özellikle de yaptığı işi gizliyorsa ona göz yummak ve bunu yüzüne vurmamak gerekir. O yaptığı yanlışı tekrar ederse gizlice azarlanman yaptığı işin kötülüğü anlatılmalı ve onu tekrar etmemesi gerektiği söylenmelidir.

İbni Miskeveyh daha sonra çocuğa yemek yeme ve giyinme kuralları ile adab-ı muaşeretin öğretilmesini ister. Onun daha çok temyiz yaşı sonrası çocuk terbiyesi ile ilgili söylediklerinin tazeliğini hala koruduğunu ve günümüz eğitimcilerinin görüşlerine aykırı olmadığını söyleyebiliriz(23).

Gazali (Öl:505/llll)'ye Göre Çocuk Terbiyesi:

Çocuk anne- babaya bir emanettir. Onun temiz kalbi her türlü şekil ve nakıştan boş, berrak kıymetli bir cevherdir. Her türlü nakşa müsait, yönetilmek istenen her yöne istidatlıdır. Eğer çocuk iyi işlere alıştırılır kendisine iyilikler, güzellikler öğretilirse iyi insan olarak yetişir, böylece dünya ve ahirette mesut olur. Anne-baba ile birlikte çocuğu eğiten muallim ve eğiticileri bu sevaba ortak olur. Şayet kötülüklere alıştırılırsa yani eğitimi ihmal edilirse kötü olarak yetişir ve mutsuz olur. Bunun günahı da velisine aittir.

Bir babanın evladını terbiye etmesi onu dünya ateşinden koruduğu gibi ahiret ateşinden de korur. Bu da ancak çocuğu te'tib ve terbiye etmek, ahlaki güzellikleri öğretmek,  onu kötü arkadaş çevresinden korumak, devamlı surette rahata alıştırmamak; süslenmek lüks bir hayat yaşamak gibi insanı tembelleştiren veya dejenere eden şeylere heves ettirmemek, bunların yanlış olduğunu anlatmak gibi tedbirlerle mümkündür. Çocuk bunların peşine düşerek Ömrünü boşa geçirmiş olur. Çocukken iyi şeylere alışırsa, büyüyünce da onları yapar, neticede ebedi saadete ulaşır. Dolayısıyla anne-babaya düşen görev başlangıçtan itibaren çocukla ilgilenmek, onu eğitmek ve murakabe etmektir.

Çocukta iyiyi kötüyü fark etme alametleri belirince kontrol etmek gerekir. Bu çağın başladığı, utanmanın başlamasıyla belli olur. Artık çocukta akıl ve zekâ gelişmeye başlamıştır. Hayalı çocuk ihmal edilmemeli, eğitimi konusunda kendisine yardımcı olunmalıdır.

Gazalî bu dönemden sonra çocuğa yeme-içme, giyim-kuşam, yürüme-konuşma, büyüklere saygı gibi âdâb-ı muaşeretin öğretilmesini ister ve devamla şöyle der:

"Çocuk güzel ahlaklı olunca ve kendisinden güzel fiiller meydana gelince, ona ikramda bulunmalı, sevinç duyarak çocuğu mükâfatlandırıp övmelidir. Bu arada çocuk aykırı hareketlerde bulunursa buna göz yummamak, ancak onu açığa da vurmamak ki, çocuk bu işlerin yaşıtları tarafından cesaretle yapıldığını tasavvur etmesin. Yaptığı hatayı gizleyen çocuklar üzerine gidilmemelidir. Bu gibi durumlarda çocuk hatayı tekrarlarsa gizlice ikaz edilmeli, yapılanın yanlış olduğu kendisine anlatılmalı, kendisiyle konuşulmalı ve "Bu işi bir daha yapma. Zira başkaları bunu görürse, sevilmezsin" demelidir. Ancak tehdit vâri sözlerle çocuğu her zaman azarlamak da doğru değildir. Çünkü bu gibi sözlerin çocuk tarafından devamlı işitilmesi ve onun başkaları tarafından kınanması kötülük yapmayı kolaylaştırır yani ters tepki yapar. Çocuk zamanla iyi sözleri de dinlemez olur. Bu sebeple baba çocukla yapacağı konuşmalarda temkinli olmalı,   çocuğu ancak bazı hallerde korkutup azarlamalıdır..."(24)

Görüldüğü gibi Gazali çocuğun özellikle ilk yıllardaki eğitiminin önemine dikkat çekiyor ve çocuk terbiyesinde ailenin ahlaki güzellikleri öğrettikten sonra çocuğu murakabe etmesini ve daha sonra da onu kötü arkadaş çevresinden koruması gerektiğini esas almıştır. Ahlaki değerlerin ancak temyiz yaşından sonra (7 yaş) verilmesini isteyen Gazalî'nin bu eğitim anlayışı günümüz eğitimcileri tarafından da benimsenmiştir (25).

*

DİPNOTLAR:

1.  el-îsrâ ,31; ayrıca bkz. el-En'am, 15.

2.         İbrahim Canan, İslam'da Çocuk Hakları, s. 53–54.

3.         H. Hüseyin Korkmaz, İslam'ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi

4.         Buhari, salat 106; Muvatta, sefer 81.

5.    Ana- Babaların Eğitimi, Andre Valles, çev, M.Toprak, s.30

6.    H.Hüseyin Korkmaz, a.g.e,  s.76

7.         Sefa Saygılı- Ali Çankırılı, Çalışan Kadın ve Problemli Çocuklar, s.7

8.         Pierre Bovet, Din Duygusu ve Çocuk Psikolojisi, Çev: S. Odabaşı Ankara,

1958, s. 136–137.

9.  İbn-i Hanbel, Müsned, IV,24.

10.et-Tahrim,6.

11. İbn Mace, Mukaddime, 9.

12.el- Kâbisi, er-Risaletü'1-Mufassale.

13.          Bkz. İbn Mace, Edeb, 3.

14.          Ebu Davud, Edeb, 136; İbn Mace, Mukaddime, 11

15.          Norma Razon, "Çalışan anne ve çocuğu" Ana Baba Okulu (içinde) İst. 1990, s. 222–223

16.          Haluk Yavuzer, Çocuk Eğitimi El Kitabı, İst. 1996 s.72.

17.            Buhari, Edeb, 18, 81, İlim, 18; Tirmizi, Bir, 12; Ebu Davud Edeb, 144; îbni Mace, Edeb, 24.

18.            Müslim, Hibat,3

19.            Bkz, Tuncel Altınköprü, Çocuğun Başarısı Nasıl Sağlanır, İst. 1984, s.131

20.     M. Faruk Bayraktar, İslam Eğitiminde Öğretmen-Öğrenci Münasebetleri, 4. bsk. İstanbul 1994, 233–236; "Eğitimde Aile Rehberliği ve Okul-Aile İlişkisi" Eğitim Sempozyumu, Kasım 1996 Kütahya

21.     Atalay Yörükoğlu, Aile ve Çocuk, İst. s.1989, 99

22.     Bkz. Kemal Çakmaklı, Aile Tipleri ve Çocuk, İst. s. 39

23.     İbni Miskeveyh, Tehzibü'l- Ahlak, Beyrut 1981.

24.     Gazalîjhya, Mısır ts, 111/ 69 - 72; Ali Özek, İslam'da İbadet İlmihal, İst. ts.,
s.402-405; Mahmut Çamdibi, Şahsiyet Terbiyesi ve Gazalî, İst.1994, II.Baskı s.235-239.

25.Bkz.J.Piaget,  Çocukta Dünya Tasarımı,  çev.  Refia Uğurel Semin, İst.l988,s.l7

 

 


 




New Page 1

ANA SAYFA  |  BİYOGRAFİ  |  ESERLERİ  |  RESİMLERİ  |  ZİYARETÇİ DEFTERİ

             Copyright 2006 © Prof. Dr. Ali ÖZEK